(312) 458 89 00 alpertasdelen@cankaya.bel.tr Ziya Gökalp Cad. No: 11 Kızılay/Ankara
2015 08 06 Taşdelen Portresi (28)

Suriye’de girilen yol, Türkiye’yi sıcak çatışma ve bedeli ağır faturalarla karşı karşıya bırakacak hale gelirse, kaybeden AKP iktidarı değil Türkiye olacak.
Dış politika devletlerin oyun sahasıdır ve devletler, dış politikalarını hedeflerine ulaşmak üzere temel bir paradigmaya dayandırır. Bu paradigma devletin rejimi, jeopolitik konumu, tarihi, ekonomik ve siyasi faaliyetleri gibi etkenlerin ışığında en geniş çerçevede çeşitli vadelere yayılan ulusal menfaatine göre şekillenir.
Osmanlı devleti çokuluslu, çokdinli ve çokkültürlü bir imparatorluk olması itibariyle, dış politika paradigması emperyal, genişlemeci ve yayılmacı bir nitelik göstermiştir. Hatta bu paradigma, devlet yapısı ve ihtiyaçları bakımından yeni fetihlerle sürdürülemediği süreçte sıkıntıya girmiş, toprak kayıpları ve hazinenin beslenememesi hem paradigma hem devlet için sonun başlangıcı olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte Osmanlı devletinin emperyal dış politika anlayışı, yani ‘imparatorluğun’ dış politika paradigması terk edilerek yerine ulus devlet olmanın yeni şartları gereğince milli menfaatleri ve sınır bütünlüğünü koruma amaçlı, tamamen ulusal bir dış politika paradigması benimsenmiştir.

Bu yeni paradigma çerçevesinde Türk dış politikasının akılcılığa ve gerçekçiliğe dayanması, bununla birlikte macera türü dış politika uygulamalarının dışlanması tesadüfen gelişmemiştir. Atatürk ve arkadaşları Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşadıklarından ve özellikle de İttihat Terakki’nin uyguladığı politikalardan çok büyük dersler çıkarmışlardır. Başta Enver Paşa olmak üzere, İttihat ve Terakki yönetiminin hayalperest yaklaşımları ve uçuk emperyal hedefleri koskoca bir imparatorluğu yok etmiş; on binlerce Mehmetçik şehit olmuştur.

Bu nedenle yeni devleti kuran kadrolar dış politika paradigmasını, güç analizini iyi yapmak, her koşulda gerçekçi ve akılcı olmak, kendi ulusal çıkarlarını ve sınırlarını korurken sorunlar karşısında uluslararası hukuk ve meşruiyetten ayrılmamak olarak belirlemiştir. Bu dış politika anlayışının diğer bir gerekçesi ise elbette ki Türkiye’nin jeopolitik konumudur.

Tesadüf değil, tarihi gerçek
Bu ayağı yere basan paradigmanın temeli ve ilk uygulama alanı, yeni devleti de kuran Lozan Antlaşması’dır. Bu antlaşma ile ileride kalıcı sorun yaratmamak adına, Misak-ı Milli’de sayılan bazı haklardan feragat edilirken, karşı tarafın istediği yeni devlet ile ilgisi olmayan siyasi ve ekonomik bazı yükümlülükler de akılcı bir yaklaşımla kabul edilmiştir.

Kısacası Türkiye’nin Cumhuri-yet’le başlayan dış politika perspektifini tesadüfler değil; tarihi gerçekler, deneyimler ve zorunluluklar şekillendirmiştir.

AKP hükümetinin uygulamakta olduğu dış politika ise Cumhuriyet’in oluşturduğu bu temel parametreleri tamamen dışlamış, hatta AKP’nin dış politikadaki ilk hedefi, dar ve kalıplaşmış olarak nitelediği bu paradigmayı tedavülden kaldırmak olmuştur. Dış politika elbette ki durağan, değişmez kalıplar bütünü değildir; zamana, şartlara ve yeni oluşan siyasi, ekonomik, uluslararası konjonktüre göre elbette dış politikalar da değişir ve değişmelidir. Burada önemli olan konu, AKP’nin uyguladığı dış politikanın, yukarıda özetlediğimiz Türk dış politikasının devlet ve ulus olarak olmazsa olmazlarına aykırı olmasıdır. Türkiye’ye yüzyıllar öncesine ait bir imparatorluk paradigmasına dayanan bir dış politika anlayışı dayatmak, akılcılıktan ve gerçekçilikten kopmak, dünü, bugünü ve yarını okuyamamak anlamı taşır. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ve jeopolitik konumda Neo-Osmanlıcı, emperyal bir dış politika paradigması hayalcilikten öte, ateşle oynamakla eşdeğerdir. Bu anlamda Suriye bizim iç meselemiz olamaz; Ortadoğu’daki bir sorun ile İstanbul ya da Ankara’nın kaderi bir görülemez.

Suriye’de yaşanan katliamlara karşı çıkmak, totaliter yönetime karşı demokrasi, insan hakları ve özgürlüğü savunmak elbette her demokrat için bir zorunluluktur. Ancak Türkiye açısından bu politikanın temel zemini Birleşmiş Milletler olmalıdır. Birleşmiş Milletler’in alacağı yaptırım kararlarına uymak ve gerekirse bu kararlar için öncülük etmek ana yol olarak benimsenebilir. Ancak Suriye’de yaşananları bir iç mesele olarak değerlendirmek, egemen ve yabancı bir ülkeyi neredeyse tehdit etmek ve doğrudan Esad yönetimini muhatap alarak Türkiye’nin sabrının taştığını söylemek, uluslararası hukukun ve ilişkilerin mantığı içinde yer alamaz.

Suriye’yi gözden geçirmek
Suriye’de girilen bu yol, Türkiye’yi sıcak çatışma ve bedeli ağır faturalarla karşı karşıya bırakacak bir duruma dönüşürse, kaybeden AKP iktidarı değil Türkiye olacaktır. Üstelik Milli Mücadele ile tüm ezilen halklar için 1923’te bağımsızlık ışığı olan Türkiye’nin, emperyalizmin bir ülkeye demokrasi ve özgürlük götüreceğine dair bir senaryoda rol edinmesi, en başta kendi bağımsızlık mücadelesine ve tarihine yapacağı en büyük haksızlıklardan birisidir.

Türkiye acilen Suriye politikasını gözden geçirmeli; yeni süreçte rolleri değil ulusal çıkarlarını öncellemeli ve uluslararası toplumun ortak akıl üreteceği Birleşmiş Milletler zeminini temel almalıdır. Bu yolda pusula uzaklarda aranmamalı; Cumhuriyet’in dış politika temellerine, jeopolitiğin ve tarihin gerçeklerine bakılmalıdır.
Dış politika için kulağa küpe olması gereken bir söz vardır: “Oyun bitince şah ile piyon aynı torbaya konur.”