(312) 458 89 00 alpertasdelen@cankaya.bel.tr Ziya Gökalp Cad. No: 11 Kızılay/Ankara
ALPER TASDELEN 18062015 (8)

Davutoğlu politikalarının temel handikapı her anlaşmazlığı ben çözerim diyerek ortaya çıkıp, nihai hedefe varamamaktır. Sunulan başarı hikâyelerinin sonuna bir türlü gelinememektedir.

Türkiye’nin BM Milletler Güvenlik Konseyi’nde İran’a uygulanacak yaptırımların görüşüldüğü toplantıda Brezilya ile birlikte verdiği hayır oyu, AKP Hükümeti’nin çoktan beri izlediği dış politikayı bazıları için yeni berraklaştırdı. İran’a açık bir desteği ifade eden bu oy, AKP Hükümeti’nin uzun bir süredir kendisine mesafeli duran ABD’ye net bir mesajı olduğu kadar, Türk dış politikasında da eksen kayması tartışmalarını beraberinde getirdi. Moda olduğu üzere futbol terimleriyle anlatırsak, 1 Mart Tezkeresi son dakika golüydü ve gol belki de teknik direktör hatasından kaynaklanan karambol bir pozisyondan gelmişti. Oysa İsrail’e one minute denilerek başlatılan ve İran’a yaptırımlara hayır denilmesiyle devam eden süreçte, AKP Hükümeti her golünü yerden oynayıp, ayağa pas yaparak, tabiri caizse göstere göstere attı.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Türk dış politikasındaki eksen değişimi yeni değildir; 2007 seçimlerinden hemen sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ kavramıyla adlandırdığı yeni dış politikanın varacağı yer bugünkü eksen tartışmalarıydı; sürpriz yoktur. Çünkü yeni dış politika Cumhuriyet döneminin ‘akılcılığa’ ve ‘gerçekçiliğe’ dayalı köklü dış politika temellerini terketmiş ve yepyeni bir Neo-Osmanlıcı dış politika anlayışı getirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda İttihat Terakki’nin ve özellikle de Enver Paşa’nın yaptığı tarihi hatalardan çok büyük dersler çıkarmış ve dış politikada belirsizlik, macera ve risk gibi kavramlara yer vermeyen bir dış politika modeli yaratmıştır. Ülkenin çok sorunlu ve adeta ateşle çevrili bir coğrafi konuma sahip olması çok dikkatli ve titiz bir diplomasi gerektirmiş, Türkiye on yıllar boyunca uluslararası sorunların içinde, sadece ulusal çıkarlarını ilgilendirdiği boyutta yer almak prensibini uygulamıştır. Kısacası Türkiye’nin Cumhuriyet’le başlayan dış politika perspektifini tesadüfler değil; tarihi gerçekler, deneyimler ve zorunluluklar şekillendirmiştir.

AKP Hükümeti ise Cumhuriyet’in dış politikadaki bütün bu temellerini ve kazanımlarını kendisine ayak bağı ve engel olarak görmüş; bu nedenle kurguladığı yeni dış politikada bunların yerine ‘durumdan vazife çıkaran’ ve ‘Neo-Osmanlıc’ bir uygulamayı seçmiştir. Bu yeni politika çoğu çevrelerce ütopik, hayalperest ve maceracı olarak eleştirilse de AKP, bütün bunları dış politikadaki aktifliğin kıskanılmasına bağlamıştır.

Davutoğlu politikaları, eksen değişiminin son adımı olarak, Türk dış politikasının omurgası sayılan Batıcılık prensibini de rafa kaldırmış ve yerine içinde dini argümanları barındıran, ideolojik ve adeta naftalin kokulu bir bağlantısızlık ekseni kurmuştur. Bu yeni eksen önce ‘çok merkezli dış politika’ kavramı ile takdim edilmiş, daha sonra da İran ve Hamas uygulamaları yeni duruşu netleştirmiştir. Bu duruş ifade edildiği gibi bir zorunluluk değil; tercihtir. Çünkü arabuluculuk ile bağlantısızlık çok farklı kavramlardır.

Bu yeni eksen doğası gereği zaman zaman içinde çifte standartlar da barındırmıştır. İsrail’in sivillere yaptığı katliamları ve insanlık dışı Gazze ambargosunu istisnasız tüm Türkiye kınamaktadır. Burada dikkat çekici olan AKP dış politikasının Filistin sorununun çözümünde muhatap olarak Hamas’ı öne çıkarmasıdır. On yıllar boyunca Filistin direnişini yöneten FKÖ hareketi ve El-Fetih adeta görmezden gelinmektedir. Bunun nedeni FKÖ hareketinin sosyalist bir geçmişten gelmesi ve 60’ların sonunda ilan ettiği şekilde hareketin ve öngördüğü bağımsız devletin laik olması mıdır?
Hem Ermenilerle hem Azerilerle, hem İsrail’le hem Hamas’la, hem Rusya ile hem de Turuncu Devrim yapmış ABD müttefiki eski Sovyet ülkeleriyle aynı anda ve birlikte iyi ilişkiler yürütülebileceği inancının hayat bulması imkansızdır. Uluslararası ilişkilerin temelinde devletlerin çıkarları, menfaat çatışmaları ve hatta husumetlerden beslenmeleri vardır. Bu gerçeği göz ardı ederek, dil, din, kültür birliği gibi diplomasiyi destekleyici yan faktörleri, politikaya ana zemin yapmak elinizin boş kalmasına neden olabilir. Bu anlamda Davutoğlu politikalarının temel handikapı her anlaşmazlığı ben çözerim diyerek ortaya çıkıp, nihai hedefe varamamaktır. Sunulan başarı hikâyelerinin sonuna bir türlü gelinememektedir. Hatta bu dönemde Türkiye çoğu zaman çözmeye çalıştığı sorunların parçası, aktörü haline gelmiş ve kendini hiç olmadığı kadar uluslararası problemlerin ortasında bulmuştur. Bu sayede uluslararası arenadaki tüm tarafların güvendiği arabuluculuk vasfı da kaybedilmiştir. Çünkü dış politikada aktif olmak, dört bir tarafa koşuşturmakla değil; sonuç almakla ölçülür.

Sözün özü dış politikadaki eksen kavramı bir ülkenin durduğu yer kadar, gideceği istikameti de ifade eder. 21. yüzyıl Türkiyesi’nin dış politikasına Neo-Osmanlıcılık ya da bu akımın bir önceki temsilcisi Enver Paşa benzeri politikalar yön verirse, bu geleceğimize bugünden ipotek konulması, çıkmaz bir sokağa girilmesi demek olacaktır. Türkiye gibi 19 yy’ın başından beri çağdaşlaşma hedefine koşan, güçlü ve potansiyeli yüksek bir ülkenin dış politika temelinin ideolojik olması düşünülemez. Çok farklı dinamikleri olan uluslararası ilişkilerin dar bir parti ideolojisine hapsedilmesi, diplomaside ve tarihte daima başarısızlıkla ve daha ileri boyutta felaketlerle sonuçlanmıştır. Bu nedenle içeride oy potansiyelini korumak için uluslararası mağduriyetleri kullanmak veya seçilmiş düşman yaratmak gibi yöntemler bir seçenek olarak görülmemelidir.

AKP Hükümeti’nin bundan sonraki dış politika uygulamaları, son Gazze’ye yardım olayında olduğu gibi, bir Dışişleri Bakanlığı faaliyeti olmaktan çıkar ve dış politika ağırlıklı olarak iktidarda kalma mücadelesinin kurgulama alanına dönüşürse, bu bilerek ülkeyi yeni kriz ve gerilimlere sürüklemek olacaktır.