skip to Main Content
(312) 458 89 00 alpertasdelen@cankaya.bel.tr Ziya Gökalp Cad. No: 11 Kızılay/Ankara
Ortadoğu’daki Yeni Dünya… – Cumhuriyet Gazetesi, 2011

Bütün bunlar yaşanırken, “karar mekanizmalarının içinde bölgesel güç olma” iddiasındaki AKP’nin, dış politikasının her zaman övündüğü aktifliğin aksine sessizliğe bürünmesi dikkat çekicidir. Anlaşıldığı kadarıyla tüm bu gelişmeleri öngörmemenin ve Ortadoğu’yu doğru okuyamamanın faturası ödenmiştir. Yapılan ilk açıklama da Davutoğlu yerine, ayaklanma başladıktan dokuz gün sonra Başbakan Erdoğan’dan gelmiştir.

Bütün bunlar yaşanırken, “karar mekanizmalarının içinde bölgesel güç olma” iddiasındaki AKP’nin, dış politikasının her zaman övündüğü aktifliğin aksine sessizliğe bürünmesi dikkat çekicidir. Anlaşıldığı kadarıyla tüm bu gelişmeleri öngörmemenin ve Ortadoğu’yu doğru okuyamamanın faturası ödenmiştir. Yapılan ilk açıklama da Davutoğlu yerine, ayaklanma başladıktan dokuz gün sonra Başbakan Erdoğan’dan gelmiştir.

Tunus ve Mısır’da halklar, devlet hazinesini yolsuzluklarla kendi ceplerine akıtan; demokrasi, insan hakları ve özgürlükler yolunda reform taleplerini sürekli bastıran; totaliter, oligarşik yönetimlere ve onların yıllardır halkı ezen, çarpık siyasi, ekonomik ve sosyal düzene isyan etti. Mısır’da Mübarek direnmeye devam ediyor ama direndikçe ayaklanmanın şiddetinin ve etkisinin artacağı öngörülüyor. ABD yönetimi de Mübarek’e iktidarı bırakmasının, ülkesine yapacağı bir iyilik olacağı yönünde telkinlerde bulunuyor.

Barack Obama başkan seçildikten sonra Demokratların klasik dış politikası denebilecek “dış sorunların yerel bazda çözülmesi” yöntemini benimsedi. Bu politikaların temelinde ABD’nin Afganistan hariç tüm angajmanlarını bölgesel güçlere terk etmesi ve risk taşıyan müttefik ülke ve bölgeleri siyasi/ekonomik istikrara kavuşturması bulunmaktadır.

ABD destekliyor

Oysa Ortadoğu’daki totaliter rejimleri destekleyen, hatta bazılarının güvenliğini bilfiil üstlenen yine ABD’dir. Obama yönetimine yakın bazı düşünce kuruluşları ve çevreler ise bir süredir şu tespitleri seslendirmekteydiler:

1. İslam coğrafyasında kendisi yolsuzluklarla zenginleşen ama halkını yoksulluğa iten mevcut totaliter rejimler ve adaletsiz çarpık ekonomik düzen, İslami terör örgütlerine doğal taban sağlamaktadır.

2. Bu baskıcı rejimlerin halkın değişim, demokrasi ve özgürlük taleplerini bastırmaları artık ayaklanmalara ve sosyal patlamalara yol açacak düzeye gelmiştir; muhtemel ayaklanmaların öncülüğünü İslami örgütler ve partiler yapacaktır.

3. ABD Irak müdahalesi ile büyük bir itibar kaybına uğramıştır. Halkı tarafından devrilmesi öngörülen rejimlerin sahiplenilmesi, İslam coğrafyasında ABD düşmanlığını daha da arttırmaktadır.

4. Bu rejimlere verilen maddi desteğin geri dönüşü yoktur. Halkları tarafından diktatör rejimlere duyulan tepki yine terörü ve ABD karşıtlığını beslemektedir.

5. Radikal İslami güçlerin kontrolünde olacak bir Ortadoğu’da, ABD için İsrail’in güvenliğinin sağlanması, başta petrol olmak üzere enerji kaynaklarına erişim ve enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara çıkışı zorlaşacaktır.

Kısacası Obama yönetimine yakın çevreler Ortadoğu’nun köhnemiş rejimlerinin değişime direndikçe er ya da geç halkın bunlara karşı ayaklanacağını öngörmekte ve bunu dile getirmekteydiler. Örneğin Mısır’da çıkacak bir ayaklanmada Müslüman Kardeşler’in Mübarek sonrası tek güç olarak ülkeye hâkim olacağı öngörüsünde bulunuluyor ve İran örneğinden yola çıkarak böyle bir durumda Ortadoğu’nun geri dönüşü olmayan bir yola gireceği vurgulanıyordu.

ABD yönetiminin uzun bir süredir Mübarek’i siyasi ve ekonomik reformlar yapması, aksi taktirde ülkenin sosyal patlamalara açık olduğu ve böyle bir durumda Müslüman Kardeşler’in yönetimi ele geçirebileceği yönünde uyardığı bilinmektedir. Örneğin bu kapsamda kendisinden sonra yerine oğlu Cemal’i getirmesi fikrinden vazgeçmesi gerektiği açıkça talep edilmiş ama Mübarek tüm bu talepleri geri çevirmiştir.

Son iki haftadır Tunus ve Mısır’da halk değişim, demokrasi ve özgürlük için yolsuzluk batağına saplanmış totaliter yönetimlere karşı ayaklanırken bu isyan aynı zamanda çarpık ekonomik ve sosyal düzene, yoksulluk ve sefalete, yaratılan korku imparatorluklarına karşı da bir haykırıştır.

Bu ayaklanmalar çok güçlü ve örgütlü bir şekilde yaşanmış, bir araya gelmesi imkânsız olan muhalif gruplar ortak hareket etmiş, ordu eylemcilere sert müdahalede bulunmaktan kaçınmış ve bunlar da eylemlerin etkili ve kalıcı olmasını sağlamıştır.

Dikkat çeken diğer bir konu ayaklanmada önemli rol alan kişi ve grupların internet sosyal paylaşım siteleri (Twitter, Facebook) üzerinden haberleşmeleridir. Mısır’da en örgütlü güç olan Müslüman Kardeşler bile ayaklanmanın ilk günlerini, isyanı kimin organize ettiğini anlamaya çalışmakla geçirmiştir.

Ayrıca isyanın planlamasında ve ilk kıvılcımında başı çekenlerin en alt yoksul kesimden ziyade üniversitede öğrencisi veya mezunu olan, siyasi, ekonomik ve sosyal olarak çağın nimetlerinden ve uygarlığın eriştiği düzeyden faydalanmak isteyen, orta gelir seviyesine sahip kişiler oldukları gözlemlenmiştir. Mübarek’in ayaklanmayı bastırmakta kullandığı yollardan birisinin internete erişimi engellemek olması, bu nedenle tesadüf değildir.

Ayrıca Kıptilerin özelinde de dini ve tarihsel nedenlerle birlikte azınlık refleksinin devreye girdiğini unutmamak gerekir.

Ayaklanmanın geldiği noktada, Mübarek’in çeşitli tavizlerle pazarlığı sürdürerek seçimlere kadar başta kalması çok zordur. Mübarek direndikçe, ayaklanmanın boyutu artacaktır.

Sosyal olaylar matematiksel doğrular olmadığından nasıl gelişeceği yüzde yüz öngörülemez. Ancak süreç sonunda iktidara gelecek yeni yönetimlerin vatandaşlarına vaat edecekleri kavramlar yolsuzlukla ve yoksullukla mücadele, bağımsız ve adil bir hukuk sistemi, özgür basın ve üniversite, demokratik sivil toplum ve Batılı gözlemciler denetiminde serbest seçimler olacaktır. Yani her alanda geri kalmışlıktan kurtulmak ve çağı yakalamak topluma bir hedef olarak sunulacaktır. Önümüzdeki süreçte Muhammed el Baradey’in ön plana çıkması da şaşırtıcı olmayacaktır.

AKP’nin dış politikası

Bütün bunlar yaşanırken, “karar mekanizmalarının içinde bölgesel güç olma” iddiasındaki AKP’nin, dış politikasının her zaman övündüğü aktifliğin aksine sessizliğe bürünmesi dikkat çekicidir. Anlaşıldığı kadarıyla tüm bu gelişmeleri öngörmemenin ve Ortadoğu’yu doğru okuyamamanın faturası ödenmiştir. Yapılan ilk açıklama da Davutoğlu yerine, ayaklanma başladıktan dokuz gün sonra Başbakan Erdoğan’dan gelmiştir.

Bu noktaya gelinmesinde Davutoğlu politikalarının temel yanlışı, halkların yıkmak üzere ayaklandığı baskıcı, yolsuzluklarla zenginleşmiş, totaliter yönetimlere çok fazla angaje olunması, dar bir bakış açısı ve ideolojik alışkanlıkla bu yönetimlerin halk ile bir bütün olarak görülmesi bulunmaktadır. Bu büyük yanılgı Ortadoğu’da sınıfta kalmış, halkı ve gerçeği ıskalamıştır.

Çünkü halkın gündeminde her şart altında bu çağdışı yönetimlere biat etme ve teslimiyet değil, yoksulluk, yolsuzluk, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri ve bunlar için isyan vardır. Halklar baskıcı ve totaliter rejimlerin yolsuzluğa dayanan yönetimleri altında hiçbir siyasi hakları olmadan, yoksulluk içinde yaşamaktan bıkmışken, Mübarek, Bin Ali ve AKP, Ortadoğu’da kurulu düzenin devam edeceğini zannetmişlerdir.

Görüldüğü gibi ne kadar sanal diplomasi zaferleri yaratılırsa yaratılsın ve rutin dış politika aktiviteleri ne kadar parlatılırsa parlatılsın, ideolojik bazlı ve gerçeklerden uzak bir dış politika anlayışı reel olaylar karşısında boşluğa düşmektedir. Türk dış politikası “Gideceği liman belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr fayda etmez” sözünün reel pratiği olmaktan çıkmalıdır.

Back To Top