skip to Main Content
(312) 458 89 00 alpertasdelen@cankaya.bel.tr Ziya Gökalp Cad. No: 11 Kızılay/Ankara
Sanal Dış Politikanın Gerçekle İmtihanı – Cumhuriyet Gazetesi, 2011

Başbakan Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada mevcut uluslararası düzeni ve BM politikalarını eleştirdi. BM’nin sömürgeci düzenin bir parçası olduğunu, zayıf ülkelerin haklarını korumadığını, belli ülkelerin çıkarlarının peşinde koştuğunu belirtti ve yeniden yapılanma yoluyla bütün insanlığa hizmet eden bir kimliğe sahip olması gerektiğini vurguladı. Erdoğan’ın bu söylemine katılmamak elbette imkânsız. Ancak hemen akla gelen soru 9 yıldır iktidarda olan AKP’nin, dış politikada Erdoğan’ın bu söylemi doğrultusunda ne yapmış olduğu ve bu karşı çıkış doğrultusunda hareket edip etmediğidir.

Bu kapsamda AKP’nin verdiği ilk sınav Irak’ın ABD tarafından işgalidir. ABD, Irak’ın işgaline lojistik destek vermesi için Türkiye’nin kapısını ilk kez 57. Hükümet döneminde çalmış ve dönemin Başbakanı Ecevit ABD ile talepleri dahi konuşmadan söz konusu bir askeri harekâta karşı olduklarını kesin bir dille belirtmiştir. 2002 yılında iktidara gelen AKP hükümeti ise pazarlıklar sonucunda ABD ile uzlaşmış ve konuyu 1 Mart tezkeresi olarak Meclis’e sunmuştur. Muhalefetin oylarıyla tezkere reddedilse de AKP, devam eden süreçte ABD’nin Irak işgalini hiçbir zaman eleştirmemiş ve burada yaşanan insanlık dramını hiçbir zaman yüksek sesle dile getirmemiştir.

Arap Baharı

Ortadoğu’da Arap Baharı olarak adlandırılan, halkların totaliter ve baskıcı rejimlere karşı ayaklanmaları ile emperyal güçlerin politikalarının atbaşı gittiği sürece dair de AKP ciddi bir eylem planı içinde olmamıştır. AKP’nin Mısır, Tunus ve Libya için dile getirdiği demokrasi ve insan hakları söylemleri ABD’nin bu ülkelere vaat ettikleri kadar ve bu politikalarla sınırlı kalmıştır. Buradaki kırılma noktası özellikle Libya örneğinde yaşanmış, Başbakan Erdoğan NATO’nun Libya’ya müdahalesine önce karşı çıkmış ancak bu söylem kısa bir süre içerisinde tersine dönmüş ve Türkiye bu müdahalede etkin olma rolüne soyunmuştur. Türkiye’nin nakit para yardımı yaptığı Libya’nın yeni yönetimini Fransa, İngiltere ve ABD ittifakı kurmuş, bu yönetimin ilk işi de bu ülkelere Libya’nın doğal zenginliklerini peşkeş çekmek olmuştur.

AKP’nin Ortadoğu’ya dair politikasındaki çifte standart da gözlerden kaçmamaktadır. Bugün için AKP’nin Arap coğrafyasında en sıcak ilişkide olduğu devletler, ABD’nin güdümünde olan, petrol gelirleri karşılığında güvenlikleri ABD tarafından karşılanan, demokrasi ve insan haklarında son sıralarda bulunan rantiyeci ve totaliter Arap devletleridir. AKP, Mısır, Tunus ve Libya için savunduğu demokrasi ve insan hakları taleplerini bu ülkelere taşımamaktadır.

Füze Kalkanı

AKP, son olarak füze kalkanı projesinin radar sistemlerinin Türkiye’ye kurulmasına da onay vererek, bölgede yeni bir Amerikan politikasının daha hayata geçmesine imkân tanımıştır. Her ne kadar bu sistem NATO şemsiyesi altında kurulacak olsa da projenin temel amacının İsrail’i İran tehdidine karşı korumak olduğu açıktır. Üstelik bu sistemin NATO üyesi olmasına ve radar tesislerine ev sahipliği yapmasına rağmen Türkiye’nin neredeyse yarısını ve radar tesislerinin kendisini korumadığı açığa çıkmıştır.

Başbakan Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşması küresel bir role de işaret etmektedir. Ancak haksız ve adaletsiz uluslararası düzene karşı olmak temelindeki bu rol için her şeyden önce, temelleri ve mekanizmalarıyla güçlü bir dış politika gerekiyor ki, Türkiye’nin belini büken asıl sorun da tam bu noktadadır.

Yaratılan imaj ve tüm makyajlamaların aksine son yıllarda Türk dış politikası hiçbir somut başarı elde edemeyen, Mavi Marmara sürecinde yaşandığı gibi haklı olduğu konularda bile haksız duruma düşen, kendi güç analizini yapamayan ve günlük hareket eden bir kimliğe bürünmüştür. Mikro-emperyal motiflerle beslenen bu ütopik dış politika anlayışı sebebiyle Türkiye, “komşularla sıfır sorun”, “barış ve istikrar” söyleminden, restleşme ve sertleşme noktasına gelmiş, haklı davalar ve kazanımlar günlük oldubittilerle heba edilmiş, mevcut sorunlar çözülemediği gibi yeni stres alanları yaratılmıştır. Bu derecede başarısız bir dış politika pratiği, Türkiye’nin uluslararası arenada gücünü, itibarını ve hareket alanını azaltmakta; daha etkin ve üst perdeden bir politika yürütmesini de imkânsız kılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, bir sisteme karşı çıkılacaksa, önce o sistemin dışında durmak ve karşı çıkacak ölçüde güçlü ve tutarlı olmak gerekir

Back To Top